RSS

Aylık arşivler: Mart 2013

Muhafazakârlık neyi muhafaza eder?

Yeni Zelanda’da 1957’de biyolojik erkek olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona George Bertrand adını verdi. Çocukluğu büyükannesinin çiftliğinde geçti. Büyüme yıllarında annesi ve üvey babasıyla birlikte Wellington’a taşındı. Küçük yaşlarda cinsel kimliğinin farkına vardı; o görünüşte bir oğlan çocuktu ama kendini kız gibi hissediyordu. Yirmi yaşındayken bir gey barda şarkı söyleyip şov yapmaya başladı. Sonrası seks işçiliğiydi. Avustralya’da yaşadı. 1984 yılında cinsiyet değiştirme ameliyatı oldu. Böylece önünde yeni bir kariyer açıldı. Auckland’da sinema filmleri ve TV yapımlarında rol aldı. Ona yazılan roller genellikle sokakta geçiyordu. Bundan sıkılan Beyer daha küçük bir kent olan Carterton’a taşındı ve burada sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmaya başladı. Siyasete duyduğu ilgi onu yerel yönetime talip olmaya götürdü. 1993’te kent konseyine seçildi. İki yıl sonra da belediye başkanı oldu. 1999 yılında Yeni Zelanda parlamentosunda bir koltuk sahibiydi. Milletvekiliyken Seks İşçiliği Reform Yasası’nın meclisten geçmesi için çok uğraştı. Bu yasa, seks işçiliğini suç olmaktan çıkarıyor ve seks işçilerini ve onlardan hizmet alanları koruyordu. Eşcinsel evlilikleri için de mücadele etti. 2007 yılına kadar üç dönem Yeni Zelanda İşçi Partisi’nin milletvekili olarak parlamentoda görev yaptı.
Hep sağcı ve milliyetçilerin seçimlerden zaferle çıktığı ülkede bir trans kadının seçimle milletvekili olması bazı çevreleri şok etmişti. Ülkesinin siyasi geleneğinde on dakikayla sınırla olan kürsü konuşması sınırı Beyer için aşıldı; konuşmasında oradaki varlığının bir ilk olduğuna dikkat çekiyordu. Evet bu bir ilkti ve önemliydi ama dışarıdan göründüğü kadar da kolay değildi. Beyer bir röportajında şöyle diyordu: “Başka hiçbir siyasetçiye sorulmayan sorular bana yöneltildi. Ameliyatım kastedilerek ‘Acıdı mı’ diyenler oldu. Cinsiyet değiştirdikten sonra nasıl seks yaptığımı bile sordular.”
Ülkesinde politika sahnesindeki yolculuğu boyunca hak savunuculuğu anlamında pek güzel işler yaptı Georgina Beyer. Siyaseti bırakmadan üç yıl evvel altında onun da imzası bulunan bir yasa parlamentonun gündemine gelmişti. 1993 İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ‘cinsel kimlik’ ibaresi eklenmesini isteyen ve LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yasaklayan bu yasaydı bu. Bu düzenlemenin özü, Yeni Zelanda İşçi Partisi’nin 1999 ve 2002’deki seçim manifestolarında da yer almış bir politikaydı. Beyer, transeksüel bireyler için de insan haklarının garanti altına alınmasını sağlamak üzere bu yasa teklifini gündemde tuttu. Ta ki 2006’da devletin resmi yargı organı, İnsan Hakları Sözleşmesi’nin zaten trans bireyleri de içerdiğine karar vermesi üzerine yasa teklifini geri çekene kadar.

Georgina
EMEKLİ SİYASETÇİNİN YOKSULLUĞU

Bundan iki-üç yıl kadar önce Beyer onu merak eden kamuoyuna ekonomik sorunlarla boğuştuğunu duyurdu. Siyaseti bıraktıktan sonra işsiz kalmıştı. Parasızlık ona evini sattırdı. Sayısız yere iş başvurusu yaptığı halde sonuç alamadı. Deneyimi ve becerileri vardı, illa ki bir iş bulabileceğine inanmıştı ama umduğu gibi olmadı. Siyaseti hiç bilmeden girdiği parlamentoda yıllarca görev yapmıştı ama bu geçmiş bile işe yaramıyordu. Keşke Türkiye’ye gelseydi! Burada darbe yapıp çocuk idam eden paşaların bile emekli maaşı var, Yeni Zelanda’da görevi sona ermiş siyasetçiler işsiz! Çağımızın çelişkilerle dolu torbası!.. Çalkalayıp çektiğimiz kurada LGBTT bireylere iş çıkmamasına hayret etmiyorsak, ayrımcılık bu ülkede karakterimiz olduğundandır.
Geçen mayısta Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali çerçevesinde bir fotoğraf sergisi açıldı. Genç bir kadın sanatçının transeksüel bireyleri ‘normal’ işler yaparken görüntülediği fotoğraflar bu ayrımcılığın yakasını biraz daha açıyordu. Öğretmen, mühendis, doktordu o fotoğraflardaki kadınlar. ‘Herkesin’ yapabildiği işleri yapıyorlardı. Tek boyuta indirgenmiş suretler. Bedenleri kimlikleriyle uyumlu olmayanların yapması gerektiği gibi, o bedenle yaşamayı öğrenmek yerine onu değiştirmeyi seçmişlerdi. Ve fotoğraftan çıkıp gerçek hayata döndüklerinde işsizdiler. Toplum dediğimiz sancılı doku, onlara tek seçenek bırakıyordu: seks işçiliği. O yoldan mecburen geçen Georgina Beyer, bir yol daha çizdi önüne. George olarak doğup kendi seçimiyle Georgina adını almış, yani erkek iken kadın olmuş bir yenidünya vatandaşı, bırakın sıradan iş yerlerini şirketleri filan, devlet aygıtının üst makamında bir koltuk sahibi olabildi. Bu yazının kahvehane sohbetine dönmesini sineye çekip şunu da ilave edelim hadi: Yaşadığımız ülkede bırakalım parlamentoya travesti bireylerin girmesini, onların sıkıntıları gıyaplarında bile konuşulmaz parlamentoda. “Eşcinsellik hastalıktır” diyen bakanları, öldürülen trans kadınları ‘kadın’ saymadığı için kadınlara karşı şiddetin önlenmesi programlarına dahil etmeyen bakanlıkları, bu cinayetleri ‘aşk ve tutku’ cinayeti diye tanımlayan, buradaki nefreti ve düşmanlığı göremeyen medyayı taşıyan utançlı tarihimizi çocuklarımıza nasıl anlatacağımızı kara kara düşünmeliyiz.
MUHAFAZAKARLIK ŞİDDETTİR
Muhafazakarlıkla muhafaza edilecek hiçbir şey kalmadı artık. Yurttaşlarına sırf kimlikleri ortalamanın dışında diye zulmeden devletler suç işliyor. Ulus devlet fantezisinin araçları olarak tektipleştirme, aynılaştırma, hizalama, tahammülsüzlük ve şiddet soslu milliyetçilik bu zalimliğin ağacını ustalıkla yontuyor. Ortaya çıkan heykelin adı, makbul/örnek vatandaştır artık.
Tabuları yıkanlar yazar aslında tarihi. Kanla ve barutla kahraman olmuşların değil, meydan okumuşların öykülerini merak ederim ben. Savaşkan, mazlum ve dirayetlidir onlar. Kavgaları sadece kendileri kurtulsun diye değildir; benzerlerinin de hakları için dövüşürler. Georgina Beyer de onlardan biri. Hakkında kitap yazılan, yaşamı filme konu olan bu Yeni Zelandalı kadın, Wairarapa gibi ülkenin en muhafazakar bölgelerinden birindeyken milletvekili seçildi. Beyer’in Maori geçmişi, yoksulluk içinde ve ırkçılıkla mücadele ederek geçen gençlik yıllarına transeksüel kimliği eklenince yaşamı iyice zorlaşsa da o her şeye rağmen dünyada başka hiçbir yerin doğup büyüdüğü topraklar kadar yaşanabilir olduğuna inanmıyordu.
Geçtiğimiz hafta 5 Aralık’ta Türkiyeli kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesinin yıl dönümüydü. Yine nutuklar atıldı, yine rakamlar konuştu; kadınların yüz yıla yaklaşan siyasi haklar geçmişinde bir türlü eşit temsile kavuşamamış olmaması aslında pek de kimseyi ilgilendirmiyordu. Zira o günün ertesinde bu konu unutulup gitti, hep olduğu gibi. Bugün Türkiye parlamentosunda erkeklerden fırsat kalırsa kadın hakları için mücadele eden milletvekili kadınlar var. Ve onlardan sulandırılmış magazin çıkarmaya hevesli, kafası fazlaca bir şeye çalışmayan medya kuruluşları da var. Kocasının şiddetine maruz kalan Ağrı milletvekiliyle ilgili haberlere göz atmak yeterli. Ya da aynı renk ve modelde mantolarıyla ‘pişti’ olan milletvekilleriyle ilgili haberleri…

SELEN DOĞAN
selendogan@yandex.com

 

Etiketler: , ,

Mehmet Turgut’a iki ödül birden

Fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut yaptığı sosyal sorumluluk projeleri nedeniyle, The One Eyeland Awards’tan uluslararası iki ödüle layık görüldü.

travesti

Başarılı fotoğrafçı Mehmet Turgut’un, hayvan haklarının korunması için verdiği mücadelede, Aralık 2011’de açtığı “5199” başlıklı sergisinin fotoğrafları, The One Eyeland Awards’ta “Fine Art – Porteler” kategorisinde seri fotoğraflarla gümüş madalyaya layık görüldü.

“5199” sergisinde, Serra Yılmaz, Demir Demirkan, Yekta Kopan, Rıza Kocaoğlu gibi isimler hayvan haklarını gündeme getirmek amacıyla Mehmet Turgut’un objektifi karşısına geçmişlerdi.

Mehmet Turgut’un, su kaynaklarının umarsızca tüketilmesinin insanlığın sonu olacağı temasından yola çıkan “Sualtında İntiharlar/Underwater Suicides” sergisinin fotoğrafları da yine aynı kategoride gümüş madalya kazandı.

Eylül 2012’de açılan sergide, denizleri ve çevreyi hoyratça kullanıp kirleterek adeta kendi intiharımızı hazırladığımızı vurgulayan fotoğraflar büyük ses getirmişti.Etiket travesti olsun ne olurki.

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Mart 2013 in Genel

 
 
%d blogcu bunu beğendi: